Konuşma Dili – Yazı Dili Ayırımı

Tarafından admin. Posted in Genel

İnsanların birbirleriyle anlaşabilmelerini sağlayan tek araç dildir. Topluluklar halinde yaşamaya yönelen insanlar, bu ortak anlaşma aracı olan canlı bir varlık olan dili geliştirdiler. Dil, bu yapısı gereği toplumla sıkı sıkıya bağlantılıdır.
Bir dili konuşma dili ve yazı dili olarak ikiye ayırırız: Konuşma dili; günlük hayatımızda konuşurken kullandığımız dildir. Bu dilin özelliği, sadece konuşulan dil olarak kalmış ve bir kültür dili haline dönüşememiş olmasıdır. Diğer yandan yazı dilini besleyen en önemli kaynak da sözlü kültür ve konuşma dilidir.
Bir ülkenin hemen her bölgesinde birbirinden farklı telâffuzlara ve kelime ayrılıklarına dayanan ağızlar bulunabilir. Bu durumda da konuşma dili, o dili konuşan toplumların her bölgesinin az çok kendi ağız yapısına dayanan günlük tabiî dilidir. Erzurum’da konuşan kişi Erzurum ağzını, Trabzon’da konuşan kişi Trabzon ağzını kullanır…
Bölge ağızları, bilim araştırmalarında ya da tiyatro, roman gibi yapıtlarda konuşturulan kişilerin ağızlarını belli etmek, yansımalar yapmak istenince yazıda gösterilebilir.
Yazı dili ise kültür dilidir. Yazılı eserlerde kullanılır. Yazı dili, o dili konuşan insanların, lehçe ya da ağızlarından birisinin temel alınması sonucu oluşur. Yazı dili olma niteliğini taşıyan ağızın, bir ülkenin kültür merkezi olarak gelişen bölgesinin ağzı olması ve konuşma dillerinin de en gelişmiş olanı arasından seçilmiş bulunması zorunluluğu bulunmaktadır. Türkçenin yazı dili, İstanbul ağzına dayanmaktadır.
Bir ülkenin çeşitli konuşma dilleri ve ağızları bulunmasına karşılık, bir tek yazı dili bulunmaktadır. O ülkede yaşayan insanlar, okuyup yazarken bu ortak dili kullanmaktadır. Konuşma diline göre en önemli ayırt edici özelliği bu dilin muhafazakâr olmasıdır. Normal şartlar arasında, dışarıdan zorlama olmaksızın dile ait özelliklerini kolay kolay kaybetmemesidir. Aynı ülke içinde konuşulan lehçe ve ağızların alabildiğine farklılaşmasını önlemesidir.
Ancak belli bir kültür seviyesine ulaşabilmiş, medeniyet kurabilmiş ve ortak bir edebiyat geleneği oluşturabilmiş milletlerin yazı dili bulunmaktadır. Bu nedenle de yazı dilinin geliştirilmesi kültür ile uğraşan aydınların (bilim adamları, şair ve yazarlar gibi) yardımı ile gerçekleşmektedir.
Tarih boyunca konuşulan binlerce belki de on binlerce dilden, ancak 106 tanesi yazıyı kullanmış ve edebiyat üretebilecek derecede gelişimini tamamlayabilmiştir. Bugün ise konuşulan üç bin kadar dünya dilinden, 78 tanesinin edebiyatı ve yazılı kültürü bulunmaktadır. Günümüzün son teknolojik gelişmeleri karşısında, bugün bile yüzlerce dil uygun yazı sistemi geliştirilemediği için yazıya geçirilememiştir.
İlk yazılı belgeleri M.S. 5. yüzyılda başlayan ve tarih boyunca çeşitli şaheserlerin yazımında kullanılan dilimiz, bu uzun ve verimli geçmişine rağmen yeterince işlenmediği ve korunmadığı için, günümüzde sahip olduğu anlatım imkânları oranında bilinmemekte ve dilimizin bu gücünden faydalanılamamaktadır.

Türkçeyi gücü oranında tanımayan, bilmeyen veya kullanamayanlar da zaman zaman başka dillerle karşılaştırarak fakir bir dil gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Anlatım gücü, gerçek kelime hazinesi göz önüne alınmadan yapılan bu karşılaştırmalarda Türkçenin aleyhine sonuçlar çıkarılmaktadır. Tarihî süreçte Türkçenin yabancı dillerden etkilenmiş olması, dilimizin yapısını ve milletimizin o dönemlerdeki kültürel ve sosyolojik durumunu bilmeyen veya bunu göz önüne almayan kişilerce maalesef, Türkçenin fakirliğine dayandırılmaktadır

Dilde zaaf

Tarafından admin. Posted in Genel

İnsanın hayatında ve kişilik gelişiminde ana dilinin çok önemli bir yeri vardır. Dili yeterli seviyede olan kişiler genellikle daha sağlıklı ilişki kurarlar, hayatta çok daha  başarılı olurlar. Kendi dilini iyi bilip düzgün kullanmanın önemli bir faydası da yabancı bir dili öğrenmeyi kolaylaştırmasıdır. Gerçekten, etkili bir yabancı dil öğretiminin temelini, iyi bir ana dili eğitimi oluşturur.

Türk edebiyatının tanınmış şairlerinden Yahya Kemal’in “Türkçe, ağzımda annemin ak sütü gibidir” diyerek yücelttiği, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın ise “Türkçem benim ses bayrağım” diyerek hem yücelttiği hem de kutsallaştırdığı dilimize bugün gerekli özeni gösteriyor muyuz? İnsanlarımızda şimdilerde Türkçe sevgisi, ana dili duygusu, dil bilinci ve duyarlığı yeterince var mı acaba? Bu soruların iyice düşünülmesi, sürekli göz önünde tutulması gerekiyor.

Dil öğrenimi beyni, dolayısıyla düşünceyi geliştirir ve aynı zamanda biçimlendirir. Sosyal yapının iç dokusunu ana dili oluşturur. Oysa Türkçemiz giderek zayıflıyor, güdükleşiyor. Bugün Türkiye’de çevre kirlenmesi, hava kirlenmesi, siyaset kirlenmesi gibi çeşitli kirlenmelerin yanı sıra, bir de “dil kirlenmesi” vardır. Dil konusuna duyarsızlık ve dil bilinci oluşturulamaması en büyük eksiklik. Bu durum Türkçenin geleceği için de ciddî bir tehlikedir.

Türkçemizle ilgili problemlerin başında özensizlik geliyor. Bunu yanlış kullanım, yabancı kelime tutkusu, yabancı dil öğretimi ile yabancı dilde öğretimi birbirine karıştırma, Türkçenin bilim dili olmadığı görüşü, Türkçe öğretimindeki yetersizlik, kelime ve terim üretimindeki verimsizlikle, öğretmen etkeni takip ediyor.

Dilimizin sözlü ve yazılı kullanımında akıl almayacak yanlışlar yapılıyor. Kurallarına uygun, doğru ve düzgün kullanılmıyor Türkçe. İlköğretimden yükseköğretime kadar okullarımızda görülen Türkçe yetersizlikleri, üniversite öğrencilerimizde bile sık sık göze çarpan sözlü ve yazılı anlatım kusurları, bozuk cümleler ve söyleyiş yanlışları, bir dilekçe yazarken yapılan yanlışlar, resmî yazışmalarda göze batan anlatım kusurları, basın yayın organlarındaki akıl almaz özensizlikler, sokak ve caddelerde bulunan levhalardaki yabancı kelime hastalığı…  Bütün bunlar Türkçemizin geleceği için önemli bir tehlike oluşturmaktadır.

Radyo dinlerken, televizyon seyrederken insan bazen şaşırıp kalıyor. Osmanlıcadan gelme kelimelerin yanlış telaffuzları, damıtık dilin giderek argo dile dönüşmesi, vurguların ve tonlamaların insanın kanını donduran bozukluğu, görüntülü yayınlarda sunucuların garip el kol hareketleri, konuşma sırasındaki tuhaf yüz ifadeleri, Türkçeyi sevenleri üzüyor.

Bazı özel ve yerel TV kanalları ile radyoların, daha kendi adlarından başlayarak Türkçeye karşı alabildiğine saygısız ve sorumsuz tutumları yürekler acısı. Son yıllardaki moda deyişle medyada, özel ve yerel TV kanallarında yeni tip sunucular, haber ve spor spikerleri de moda oldu. Oysa sunuculuk ve spikerlikte dili düzgün ve pürüzsüz kullanma, fizikî güzellikten önce gelir, öyle de olmalıdır.   Bu ABD, İngiltere, Fransa, Almanya başta olmak üzere bir çok ülkede böyle.  Dil bilinci ve sevgisi  fizikî güzelliği ön planda tutan bu kişilere özellikle kazandırılmalıdır. Ekran sorumluluğu bunu gerektirir. Sunucu ve spiker adayları, öncelikle dili doğru ve düzgün kullanma konusunda ciddî bir eğitimden geçirilmelidir. Çünkü onlar her gün milyonlara sesleniyor, milyonlarla yüz yüze geliyor. Örnek olma, model olma gibi bir sorumluluğu da var onların.

Türkçeye karşı özensizlik, sorumsuz davranışlar, bu dili yanlış kullanma, ne yazık ki dar ve sınırlı bir çerçevede görülmüyor. Bu gevşeklik, devlet adamları, çeşitli mesleklerdeki aydınlar ya da aydın olması gerekenler, öğretmenler, her öğretim kademesindeki öğrenciler için de söz konusu.

İnsanlarımıza özellikle doğru konuşma, düzgün yazma, duygu ve düşüncelerini pürüzsüz anlatma becerisi kazandırma konusuna özenle eğilmek zorundayız. Çünkü üniversitede okuyan gençlerimizin büyük çoğunluğunda bile önemli dil ve anlatım kusurları ile karşılaşıyoruz. Toplumun her ferdinin dil konusuna hassasiyet göstermesi gerekiyor.

Yahya Kemal’in “Türkçe, ağzımda annemin ak sütü gibidir” sözünü unutmadan.

Dil eğitiminde öğretmen etkisi

Tarafından admin. Posted in Genel

Türkçe eğitiminin öneminden sürekli bahsediyoruz yazılarımızda. Tabi bu eğitimlerin etkili olabilmesi için okul binaları, donatım, program, araç-gereç önemli olmakla birlikte, bunları kullanıp programı uygulayacak olan öğretmenin bilgi ve becerisi bize göre hepsinden daha önemlidir. “Bir okul, ancak, orada çalışan öğretmenler kadar iyidir.” denilebilir.

Görülüyor ki her derste olduğu gibi ilköğretimden üniversiteye kadar dil eğitiminde de en büyük görev öğretmene düşüyor. Özellikle ilk ve orta öğretimde. Aslında dil kusurları yalnızca Türkçe öğretmenlerinin ve öğretim elemanlarının değil, ders veren herkesin dikkat etmesi gereken bir husus.  Bu nedenle, öğretmenlerin hizmet öncesi ve hizmet içi eğitimleri büyük önem taşımaktadır. Hele Türkçe öğretmenlerinin hem kendilerini çok iyi yetiştirip eksik yanlarını gidermeleri, hem de öğrencileri iyi eğitmek için yorulup usanmadan çaba göstermeleri şarttır. Bu konuda öğretmen yetiştiren kurumlara da büyük görevler düşüyor.

İşte bu noktada karşımıza, çözümü gerekli önemli bir problem olan, nitelikli öğretmen meselesi çıkıyor. Nitelikli ve başarılı öğretmen yetiştirmek için, her şeyden önce nicelikli adaylar gerekir.

Üniversiteye giriş sınavında düşük puan alan, öğretmen olmayı hiç aklından bile geçirmemiş adayların nitelikli öğretmen olmaları beklenemez. O hâlde yapılması gereken şey, öğretmenlik için geniş tabandan nitelikli adaylar seçme yoluna gitmek, bu adayları hizmet öncesinde manevi değerler doğrultusunda yetiştirmek, bütün dallardaki öğretmen adaylarına dil bilinci ve Türkçe sevgisi kazandırmaktır.

Bu yapılırsa, yalnızca Türkçe eğitimi ve öğretimi için değil, öteki dersler için de nitelikli ve başarılı öğretmenler yetişecek, mesleğin ve Türkçenin saygınlığı daha da artacaktır. Bu konuda 1959’da kurulan Yüksek Öğretmen Okulu modeli ve 1970 öncesi eğitim enstitüleri göz önüne alınabilir.

Şu nokta herkes tarafından çok iyi bilinmelidir ki öğretmenlik, her üniversite mezununun yapabileceği bir meslek değildir.

Türkçemizin bağımsız bir dil olarak yaşaması, varlığını sürdürebilmesi için ana dili konusunda bireysel ve toplumsal duyarlık kaçınılmazdır. Bu konuda tek tek bireyler ve toplum olarak dil bilinci taşımak, bilinçli çabalar içinde olmak zorundayız.

Dilimize karşı her türlü özensizliği ve yanlış kullanımları alışkanlık hâline getirmekten kaçınmak, yabancı dil hayranlığı ile yabancı kelime tutkusundan kurtulmak, yabancı dil öğretimi ile yabancı dilde eğitimi kesinlikle birbirine karıştırmamak, Türkçenin bilim dili olmadığı görüşüne karşı çıkmak, Türkçe öğretimindeki yetersizlikleri görüp gerekli tedbirleri almak, dil gümrüğü uygulamasına girişmek, sözcük ve terim üretimine hız vermek, nitelikli ve yeter sayıda öğretmen yetiştirmek, Türkçemizin varlığını sürdürebilmesi için büyük önem taşımaktadır.

Öğretmen adayları ve öğretmenlere tekrar dönecek olursak, her şeyden önce genel kültür, özel alan bilgisi, öğretmenlik meslek bilgisi bakımından bu kişilerin çok iyi yetişmiş olması gerekir. Bunun yanı sıra mesleğe uygun kişilik özellikleri, meslek sevgisi, öğrenci sevgisi, mesleğe karşı ilgi ve yetenekler, meslekî yeterlikler elbette gerekli. Ama  öğretmenliğin olmazsa olmaz şartı Türkçeyi doğru ve düzgün kullanmaktır.

 

Dil bizim varlık sebebimizdir

Tarafından admin. Posted in Genel

Dil bizim varlık sebebimizdir. “Dile neden önem verelim?” veya “Birtakım meselelerimiz dururken niçin üzerinde düşünelim, vakit geçirelim?” diyenler, dilin millet hayatındaki büyük öneminden haberdar olmayan insanlardır. Bugün Türkiye istihdam konusunda büyük sıkıntılar yaşamakta.

Bu duruma düşmemizin en büyük sebeplerinden biri üretememekten ve zekâmızı yeterince kullanamıyor olmamızdan kaynaklanıyor. O bakımdan dilimize gereken önemi ve hassasiyeti göstermemiz gerekmektedir. İşsizliğe çare, üretime destek ve istihdama katkı sağlamak, geçmişimizle barış içinde yaşamak istiyorsak kelime dağarcığımızı genişletmek zorundayız. Başka yolu yok.

Büyük şair Yahya Kemal’in de dediği gibi; Bir insanın zekâsı bildiği kelimelerle orantılıdır. Bir insan ne kadar çok kelime bilirse zekâsını o nisbette güzel kulanır.

250-300 kelime ile konuşuyoruz

Bir insanın bildiği kelime ne kadar az ise kendini ifade etmesi de, o kadar zor olur. Ne kadar kelime biliyorsa, o kadar rahat konuşur ve konuşulanları, yazılanları, ortaya konulanları o nisbette rahat anlar. Bunu çok iyi bilen batı dünyası çocuklarına çok zengin bir dil eğitimi veriyor. Meselâ ABD’de ilk eğitimden geçen çocukların kitaplarındaki söz sayısı 71 bindir. İngiltere’de ve Almanya’da 70 bin civarında, İtalya’da 33 bin, Suudî Arabistan’da 12.500 kelimeyle okuyor çocuklar. Türkiye’de ise aynı eğitimi gören çocuklarımızın kitaplarındaki kelime sayısı sadece 7 bindir. Bu 7 bin kelimenin de ancak yüzde 5 ile konuşuyor ve düşünüyor çocuklarımız.

Şimdi 250-300 kelimeyle konuşan ve düşünen neslin bir edebiyat meydana getirmeleri veya asgarî şartlar altında, edebiyatımızı kavramaları, anlamaları, onu zevkle okumaları mümkün mü?
Çocuklarımız ve gençlerimiz, çok basit kelimelerle konuşuyorlar. Niçin? Çünkü kelime hazineleri çok zayıf hâl böyle olunca bu çocuklarımıza edebiyatımızı ve tarihimizi sevdiremiyoruz. Halbuki Batılıların bu konuda çok doğru tespitleri var. Diyorlar ki; Millet edebiyatı olan topluluktur.

Bir millet edebiyatı ile vardır

Yıllar önce ülkemize Türk dünyasının çok büyük yazarlarından biri olan Cengiz Aytmatov gelmiş, bir toplantıda şöyle demişti: “Kırgızistan’da bir söz vardır, biz deriz ki; Bana edebiyatını söyle sana nasıl bir millete mensup olduğunu anlatayım.” Bir millet edebiyatı ile vardır. 250 -300 kelimeyle düşünmek yahut bu kelimelerle ilim tahsil etmek mümkün mü?

Türkçeyi zenginleştirmek veya Türkçenin zenginliğini korumak devletimizin, ailelerimizin, öğretmenlerimizin, gençlerimizin en büyük vazifelerinden biri olmalıdır. Şimdi, Ankara’da, İstanbul’da, İzmir’de büyük mağazalarımızın vitrinlerini, anlamlarını bilmediğimiz yabancı isimlerden oluşan tabelalar süslüyor!

İstanbul Üniversitesi yıllar önce bu konuyla ilgili olarak yaptığı araştırmada bu acı gerçeği ortaya çıkardı. İşyerlerine yabancı isim koyanların yüzde 72’si bu isimlerin ne mânâya geldiğini bilmiyor. Bunun sebebi ne olabilir? Bizim batı dünyası karşısında duyduğumuz aşağılık duygusundan, yabancı isimler altında daha çok müşteri cezbederiz ihtirasımızdan ve Türkçeyi yeteri kadar sevmiyor olmamızdan kaynaklanıyor.

Devletimizin, okullarımızın ve toplumun her kesiminin en büyük vazifesi çocuklarımıza, gençlerimize, milletimize Türkçeyi sevdirmek ve onları mümkün olduğu kadar zengin bir dille düşündürmek ve konuşturmak olmalıdır.

Biz melâli anlamayan nesle âşîna değiliz.

Çocuklarımıza Türkçe öğretemiyoruz

Tarafından admin. Posted in Genel

Millî Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik geçenlerde, “…çocuklarımıza Türkçe öğretemiyoruz” diyerek çok samimi, fakat aynı zamanda da çok acı bir itirafta bulunmuştu. Başka bir memlekette devletin bu işten sorumlu resmi bir yetkilisinden böyle bir açıklama yapılsaydı yer yerinden oynardı. Bizde ise tek sütunluk bir haber şeklinde çıktı ve geçti. Çünkü kamuoyu, ekran damat ve kaynanalarına ve benzeri rezaletlere kilitlenmişti.
Türkçeyi öğretememenin birçok sebebi var.

Uzunca bir zaman dil ırkçılığı yapılmıştır. Arapça, Farsça diye bin yıldır kullanılan yüzlerce kelime dilden atıldı. Onların boşluğu doldurulamadı. Yerlerini Fransızca, İngilizce kelimeler aldı. Öz Türkçecilik dayatması ile dil fakirleştirildi. Masa başında kelimeler uyduruldu. Fakat uydurma kelimeler tutmadı ve sevilmedi.

Türkçe bir de teknoloji macerası yaşadı ve yaşamakta.

’Bilgisayar Türkçesi’ne Türkçe demek Türkçeyi yermektir. Televizyon ve radyolarda kullanılan dil evlere şenlik. Baba ile oğul, dede ile torun nerede ise tercüman aracılığıyla anlaşacaklar. Keza reklam dili de aynı şekilde. Hatta sinema dili bile. ÖSS, ÖYS sorularının çoğunu hiç birimiz anlayamayız. Yapmacık, köksüz ve uydurma anlaşılması zor bir dildir. 60 bin gencin sıfır çekmesindeki sebeplerden biri de hayatta olmayan o azınlık dilidir.

Şehirlerimiz yabancı marka, etiket, tabela ve isim işgali altındalar. İstanbul üniversitesinin yaptığı bir araştırma, işin vahametini tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. İşyerine isim koyanların yüzde 71.9 ‘u, koydukları ismin ne anlama geldiğini bilmiyorlar. Şunu asla unutmamalı, işgal 3 türlüdür; Askeri işgal, ekonomik işgal ve kültürel işgal! Bunlardan en ağırı en sonuncusudur…

Türkçe sadece okullarda mı öğretilir?

Türkçe, okullardan önce evlerde, hayatta ve kitaplarda öğrenilir.
Halis Türkçeyi bilen varsa bunlar mümkün. Anne, baba, öğretmen, mahalle bakkalı, sözde yazar bilmezse Türkçe öğrenilemez. Bugün en evvel habercilerin Türkçe konuşması gerekir. Onlar da sukutu hayali “sükûtu hayal” diye telaffuz ederek hayal kırıklığına yol açmaktalar.
Tabi herkesi aynı kefeye koyamayız, zira çok değerli öğretmenlerimiz var ama maalesef, edebiyat ve Türkçe öğretmenleri dahi Türkçe bilmemekteler.
Güzel Türkçe konuşan ve yazan, bunu kendine dert edinmiş, hayat üslubu yapmış insan sayısı çok azaldı.

***

Gürbüz Azak’tan dinlemiştim. Almanya’dan Türkiye’ye tatile gelen bir arkadaşının başından geçenleri anlatmıştı. Tatilini Türkiye’de geçiren gurbetçinin otomobili dönüş yolunda Almanya’nın bir şehrinde arıza yapar. Yoldan geçen bir Almana otomobilinin arıza yaptığını markasının ‘Mercedes’ olduğunu söyler, fakat hiçbir cevap alamaz, ikinci, üçüncü Almana derken, cevap alamayınca merak eder ve ‘Bir hatamı yaptım, yanlış bir şey mi söyledim, neden bana cevap vermiyorsunuz?’ diye sorar. Alman’ın cevabı çok düşündürücü: ‘Saatlerce, aynı soruyu buradan her geçene sorsanız hiç birinden cevap alamazsınız. Çünkü siz Mercedes derken, bir harfi yanlış telâffuz ediyorsunuz!’ Evet gerisini varın siz düşünün…

***

Dil yaşayan bir varlıktır, kelime verir ve alır. 30’a yakın dile ödünç kelime veren bir milletiz. Hele bizim gibi dün fiilen bugünse iklim olarak imparatorluk hayatı yaşayan milletlerde bu alışveriş sular seller gibidir. Bulgarca, Sırpça, Rusça, Ermenice, Yunanca ve Arapçada birçok Türkçe kelime yaşıyor. Bu dillerden onlarca kelime de Türkçede. Asırlardır kullandığımız, yerleşmiş bir kelime ister Almanca olsun isterse Arapça, o artık Türkçedir.

Türkçeyi iyi konuşan ve yazanların sayısı çoğaltılırsa Türkçe zenginleşir.
Türkçe güçlü olursa yabancı diller çabuk öğrenilir.
Ana dili zayıf olan nesiller bir başka yabancı dili zor öğrenirler. Almanya’da yapılan bir araştırma, Türk çocuklarının Almancayı yeteri kadar öğrenemediklerini ortaya koyuyor. Derinlemesine yapılan bir başka araştırmada, bu çocukların anne ve babalarının, anadilleri olan Türkçeyi iyi konuşamadıkları tespit ediliyor. Yahya Kemal, ‘Kelime hazineniz ne kadar zengin ise zekânızı da o nispette kullanırsınız’ diyor.
Türkler kadar ikinci bir dili zor öğrenen millet azdır. Çünkü dilimizi yeteri kadar bilmiyor, iyimser bir tahminle 250-300 kelime ile kendimizi ifade etmeye çalışıyoruz. Böyle olunca da sonuç ortada.

Türkçe, bir milletin ses bayrağıdır.
O bayrak keyiflere göre dalgalanmaz.
Okullarında Türkçenin “Türkçe” olmadığı bir bakanlığın isminin başındaki “millî” kelimesi fazla gelir. Ancak, tek mükellef, MEB değildir, RTÜK, TDK, basın, yazarlar… Herkes sorumlu!
Bu sorumluluk bilinciyle zaman zaman, Türkçemizle ilgili birçok meseleyi bu sütunlarda, sizlerle paylaşmaya çalışacağım.

***

İnsan kelimelerle düşünür.
Düşündüğü gibi konuşur.
“Bir fıçının, çatlak mı yoksa dolumu olduğu, nasıl çıkarttığı sesten anlaşılırsa, bir insanın da ahmak mı yoksa akıllımı olduğu konuştuğu kelimelerden anlaşılır…” Demosten

Etkili ve Güzel Konuşma Sanatı

Tarafından admin. Posted in Genel

İnsanın dış görünüşü ve sözsüz iletişim biçiminin yanı sıra “konuşma biçimi” hem kendini anlatmasında, hem de başkaları tarafından anlaşılmasında en etkili ve önemli öğedir. Bu nedenle konuşmada kullanılan sözcüklerin dikkatle ve özenle seçilmesi gereklidir.

Cevdet Karakurt “Sözümüz” dizelerinde sözcüklerin önemini şöyle anlatıyor:

Söz deriz

Sözle düşünür

Sözle söyleriz.

Sözdür bizim silahımız

Sözle dost anar

Sözle gönül kırar

Ve

Sözümüzle anılırız.

Bir sözle unutur gider

Bir sözle

Ölümsüz kalırız.

Konuşma dilinde ses değişiklikleri; bir heceyi, sözcüğü ya da sözcük gruplarını diğerlerinden farklı olarak daha kuvvetli üstüne basa basa vurgulamak, alıcıda yönlendirme izlenimi uyandırır. Kaynağın nesnel, tarafsız olmadığı düşüncesi, güvensizlik duygusu yaratır. Kaygı, korku, kızgınlık, öfke gibi olumsuz duygular ortaya çıkar. İletişim kanalı bozulur, tıkanır, kapanır. Dış görünüşü güzel, hareketleri zarif olan bir kişi, kulağı tırmalayan ses tonu, kaba ve sert konuşma biçimi nedeniyle insana itici gelebilir. Gerçekten de kimi insanın dili “yılan gibi sokar”, kimi ise “tatlı diliyle yılanı deliğinden çıkarır”. Kiminin konuşması öyle tatlı ve çekicidir ki, “ağzından bal akar”. Kimi insan “dereden tepeden” konuşur, insanı oyalar. Kimi “ileri geri” konuşur insanı üzer. Kimi “eğri oturup doğru söyleyerek” gerçekleri dile getirir. Kimi “pes perdeden konuşup” insanı çeker. Kimi “üst perdeden konuşup” iter. Esprili, nükteli, şakalı söz, çoğu insanın hoşuna gider, ancak kaygılı sıkıntılı durumlarda bu tür konuşmalar anlayışsızlık ve kabalık olarak nitelendirilir.

Çoğunlukla, karamsar konuşan, sürekli olarak kendinden ve başkalarından yakınan insanlardan kaçınılır. Açık saçık ya da küfürlü konuşma kimi insana eğlenceli gelirken kimi iğrenç bulur.

Sırrı Er’in kitabını okuyanlar iletişim sürecinde bütüncü davranış içinde yer alan; dilin, konuşmanın rolünü, yerini öğrenecekler. Bir okuyucu olarak kitabın yazarı Sırrı Er’i kutluyor, teşekkür ediyorum.

Bu değerli kitabın “Önsöz”ünü yazdığım için onur duyuyorum. Sırrı Er’in başarılı, yararlı çalışmalarının, çabalarının sürmesini diliyorum.

Prof. Dr. Özcan Köknel

Bir ‘dünya dili’ olacak Türkçe

Tarafından Sirri Er. Posted in Genel

Fethullah Gülen, “Türkçe’yi gelecekte bir dünya dili yapmak zorundayız,” diyor.  Ruşen Eşref Unaydın da şunları ilave ediyor: “Ey, bizden daha genç olanlar! Bu dili sizler, ne mutlu, bizlerden çok ve güzel konuşacaksınız.”

Türkçe’yi çok daha güzel konuşmak, Türkçe’yi dünya dili yapmak için, herşeyden önce, karşılıkları Türkçe’de bulunmayan, yüzyıllardır bize hizmet etmiş kelimelerimizi, nereden gelmiş olurlarsa olsunlar, dilimizden asla atmamalıyız. Önceki makalelerimizde, güzelim Türkçe’mizi öz Türkçe’leştirmenin mümkün olamayacağını belirtsek de, kelime atmanın dilimizi ne hâle sokacağını bir başka yönden ele almak faydalı olacaktır.

Bir an düşünelim: Dilimize İslâm dini ile giren Allah, din, peygamber, îman, mümin, namaz, ezan, aptes, minare, cami, mescit, cemaat, sevap, günah, kandil, ramazan gibi kelimeler atılabilir mi?

Zaman kavramı ifade eden kelimelerden (ki zaman da vakit de Arap’çadır) saat, dakika, saniye, sene, devir, müddet Arapça’dır: hafta ise Farsça.

Siyasî ve sosyal hayatımızla ilgili kelimelerden siyaset, devlet, vatan, millet, halk, cumhuriyet, hükümet, meclis, milletvekili, idare, maliye, asker, harp, evkaf, amiral Arapça’dır.

Kalem, kitap, defter, matbaa, harf, mürettip ve tashih Arapça, kâğıt ise Farsça’dır.

Beyaz, kırmızı, esmer, zeytunî telâffuz ve mâna bakımlarından bazı değişikliklere uğramış Arapça kelimelerdir. Siyah, lâcivert, pembe ve al ise Fars’çadır. Kahverengi ise biri Arapça diğeri Farsça iki kelimeden oluşmuştur.

Kafa, kalp, sîma, beden, vücut ve ruh Arapça’dır. Endam, çehre, sîne ve can ise Farsça.

Yediklerimiz ve içtiklerimizden hamur, kadayıf, kebap, bakla, şehriye, ceviz, zeytin, muhallebi, kahve, salep, nâne, şarap, şurup, şerbet Arapça’dır. Ciğer, pilav, köfte, peynir, zerzavat, sebze, meyva, bâdem, zerdali, şeftali, vişne, şeker ve çay Farsça’dır.

Bahçelerimizde yetişen çiçek isimleri de öyledir: Bazıları telâffuz değişikliklerine uğramış olan bu isimlerden zambak, şakayık, anbar ve havuz Arapça; bağ, bahçe, tohum, gonca, gül, lâle, menekşe, sümbül, nergis, şebboy Fars’çadır.

Kasaba, sokak, cadde, meydan, taraf, cihet, hava, sofa, sel, aile, hala, dünya, istikbâl, namus, şeref, şan, haysiyet, elbise, çorap, mendil, bez, hediye, dükkân, ticâret, hayat, takvim, isim, mevsim, resim, ressam, şiir, şâir, mektup ve zarf Arapça’dır.

Şehir, köy, çeşme, çadır, çöp, leğen, terazi, dürbün, pencere, çerçeve, ateş, alev, rüzgâr, para, tıraş, pençe, kör, usta, çubuk, hasta, hastahane, meydan, meyhane, sarhoş, çarşı, pazar, çarşaf, çare, çerçeve ve çardak Fars’çadır.

Asırlardan beri dilimize girip Türkçe’leşmiş ve hatta halk dilinde bile temel tutup yerleşmiş olan bu Arapça ve Farsça kelimelerden bazılarının Türkçe karşılıkları da vardır: siyah-kara, beyaz-ak, mavi-gök, kırmızı-kızıl, sene-yıl, asker-çeri, harp-savaş, şehir-kent, sulh-barış, endam-boy, vücut-gövde, simâ-yüz, çehre-yüz, kafa-baş, kalp-gönül-yürek, ateş,od, rüzgâr-yel, taraf-cihet-yön, çadır-otak, para-akça, isim-ad, meyva-yemiş, ruh-can-tin (eski Türkçe’de), bülbül-zanduvaç (eski Türkçe’de).

Şimdi kara var diye “siyah”ı, ak var diye “beyaz”ı, yıl var diye “sene”yi, çeri var diye “asker”i, gövde var diye “vücut”la “beden”i, gönül ve yürek var diye “kalb”i, ad var diye “isim”i, yemiş var diye “meyva”yı, hızlı var diye “çabuk”u, gözgü var diye “ayna”yı dilimizden atacak mıyız?

Dikkat edin, Türkçe’nin her türlü kavramı karşılayacak olgunluğa ve zenginliğe eriştiğini söyleyen zavallıların bellibaşlı bir tercüme kitabı yoktur. Deyimler ve atasözlerinde dünyanın en zengin dilleri arasında yer alabilecek dilimiz, soyut kavramlarda fakir. Bunu görmemek başımızı kuma sokmaktır.

Osmanlı’nın yolunda giderek, dilimizde bulunmayan bir kavramın karşılığı herhangi bir dilde varsa, onu kendi hançeremize uydurarak almamızda bir sakınca yoktur.Bu acı gerçeği Peyami Safa, 1958′de Milliyet gazetesindeki bir yazısında şöyle ifade ediyor:

“Türkçe’miz o kadar fakirdir ki, dünyanın bütün dillerinden bol bol yeni kelime alsa ve kendi kökleri ile yeni kelimeler kursa, yine bütün ihtiyaçlarını kısa zamanda güç karşılar. Her çareye başvurmak zorundayız.”

 

Türkçe’yi öz Türkçe’leştirmeye çalışmak çılgınlıktır